İnsan Ne ile Yaşar? - Lev Nikolayeviç Tolstoy
İnsan ne ile yaşar, ünlü düşünür ve yazar Tolstoy'un, okuyucunun manevi dünyasına hitap eden hikayelerinden oluşan en önemli eserlerinden biridir. Kitaba ismini veren hikayede, fakir bir ayakkabı ustası olan Simon tarafından kurtarılan Mihael, şu temel soruların cevabını bulmada yardımcı olur: İnsana yön veren şey nedir, insana ne verilmemiştir, insan ne ile yaşar?
Kısaca Bildiri: İlk önce forum kurallarını okumanızı tavsiye ederiz. Topluluğumuzda seninde güzel ve ilgi çekici paylaşımlar yapmanı isteriz. Güzel vakit geçirmeniz dileğiyle.
İnsan Ne ile Yaşar? - Lev Nikolayeviç Tolstoy
Yanıtlar
3
Görünümler
44
Konu Yaşı
Bir aydan az
Son Yanıt
Eyl '26
En Çok Katkıda Bulunanlar
-
Konu yazarımalialdemir
- Yönetici
- Mesajlar: 83
- Kayıt: 12 Eyl 2026, 02:19
- Son aktif: -
- İsim: Mehmet Ali
- Konum: Kütahya
- İletişim:
#1 İnsan Ne ile Yaşar? - Lev Nikolayeviç Tolstoy
- Dosya ekleri
-
- Tolstoy Insan Ne ile Yasar Bordo Siyah Yayinlari .pdf
- İnsan Ne ile Yaşar? - Lev Nikolayeviç Tolstoy
- (946.87 KiB) 1 kere indirildi
Kişisel Blog Sayfam - malialdemir.com
Bilgi Port - Türkiye'nin Bilgi ve Kültür Platformu
Belge Port
Resim Yükle
Bilgi Port - Türkiye'nin Bilgi ve Kültür Platformu
Belge Port
Resim Yükle
-
Konu yazarımalialdemir
- Yönetici
- Mesajlar: 83
- Kayıt: 12 Eyl 2026, 02:19
- Son aktif: -
- İsim: Mehmet Ali
- Konum: Kütahya
- İletişim:
#2 Ynt: İnsan Ne ile Yaşar? - Lev Nikolayeviç Tolstoy
Vaktiyle karısı ve çocuklarıyla bir mujik kulübesinde yaşayan bir ayakkabıcı vardı. Ne ev kendinindi, ne toprağı vardı;
ailesini de sadece ayakkabıcılıkla geçindirirdi. Ekmek pahalı, emek ucuzdu; kazandığını yiyeceğe yatırırdı. Ayakkabıcının
karısıyla paylaştığı bir gocuğu vardı ama giye giye üstlerinde paralanmıştı; iki yıldır bir koyun postu alıp yeni bir gocuk
dikmek için para biriktiriyordu ayakkabıcı.
Sonbahara doğru biriktirdi parayı: Karısının sandığında üç ruble vardı, köydeki mujiklerden de beş ruble yirmi kapik
alacağı.
Sabah olur olmaz post için köye gitmeye hazırlandı ayakkabıcı. Karısının pamuklu Çin bezinden ceketini geçirdi gömleğinin
üzerine, onun üstüne de bir kaftan; üç rubleyi cebine koydu, baston niyetine bir dal kırdı ve kahvaltının ardından çıktı.
“Mujiklerden beş rubleyi alır, üç rubleme eklerim; sonra da gider postu alırım,” diyordu kendi kendine.
Ayakkabıcı köye indi, mujiklerden birine uğradı ama adam evde yoktu; karısı da gelecek hafta göndereceğini söyleyip para
falan vermedi. Sonra bir diğerine uğradı ama adam parası olmadığına yeminler etti ve sadece yirmi kapik verebileceğini
söyledi, fakat çizmelerini onarması şartıyla. Ayakkabıcı da postu veresiye alabileceğini düşündü; ancak satıcı buna razı
olmadı.
— Paran varsa, –dedi,– dilediğini alırsın, veresiye satışı iyi biliriz.
Böylece hiçbir işini halledemeyen ayakkabıcının eline sadece yirmi kapik ve bir çift keçe çizme geçmişti.
Bu işe canı sıkılan ayakkabıcı yirmi kapiği de votkaya yatırıp, postu alamadan evine yollandı. Sabah soğuktan donuyordu,
içtikten sonra gocuğu olmasa da birden ısınmış gibi geldi ona. Ayakkabıcı değneğiyle donmuş toprağa vurup, diğer elindeki
keçe çizmeleri sallayarak yürürken şöyle diyordu kendi kendine:
— İşte gocuksuz da ısındım. Bir kadehçik içtim, tüm damarlarım açıldı. Gocuğa gerek yok. Derdi tasayı da unuttum, yoluma
gidiyorum. İşte böyle bir adamım ben! Ne diye takayım kafama? Gocuksuz da yaşarım. Hiç lazım değil bana. Yalnız bizim
kocakarının canı sıkılacak. Ama ayıp şey doğrusu: Sen çalış dur, elin herifi beş para vermesin. Fakat dur bakalım hele: Parayı
bir getirme de gör bakalım nasıl alıyorum paçanı aşağı, yemin ederim alacağım paçasını aşağı! Bu ne böyle yahu? Yirmi kapik
veriyor bir de! Ne yapayım ki yirmi kapikle? Bir tek atarsın o kadar. Bir de fakirlik diyor. Sen fakirsin de ben değil miyim?
Evin var, sığırın var, her şeyin var, bense nah böyle dımdızlak; sen ekmek yaparsın, ben satın alırım… Haftada üç ruble sadece
ekmeğe gider. Şimdi eve döneceğim ekmek yok; yine gidecek bir buçuk ruble. Madem öyle öde borcunu arkadaş.
Böyle konuşarak köşedeki küçük kiliseye yaklaşan ayakkabıcı, kilisenin arkasında beyaz bir şey gördü. Hava kararmaya
başlamıştı. Dikkatle baktıysa da ne olduğunu çıkaramadı. “Taş desem, burada öyle bir taş yoktu. Hayvan mı acaba? Yok,
hayvana da benzemiyor. Başı insan başına benziyor ama bembeyaz. Hem burada insan ne gezer?”
Biraz daha yaklaşınca açıkça gördü beyazlığı. Tuhaf bir şeydi: Ölü mü diri mi belli olmayan, kilisenin duvarına yaslanmış,
kıpırdamadan oturan çırılçıplak bir adam vardı karşısında. Korkmuştu ayakkabıcı, “Adamcağızın birini öldürüp soymuşlar, bir
de buraya atmışlar,” diye geçirdi içinden, “yanına gitsem iş alırım başıma.”
Sonra yürüyüp geçti adamın yanından. Adamı görmezden gelip kiliseden uzaklaşmıştı. Biraz yürüdükten sonra dönüp kiliseye
baktı: Adam artık duvara yaslanmıyordu, hatta kımıldanıp ona bakmıştı sanki. Ayakkabıcı iyice korktu ve şöyle düşündü:
“Yanına dönsem mi, yoksa çekip gitsem mi? Dönsem daha kötüsü gelmesin başıma? Nasıl biri olduğunu nereden bileyim?
Herhâlde hayırlı bir iş için düşmedi buraya. Ya üstüne atlayıp seni boğarsa, kaçacak yer de yok ki. Boğmasa bile başa bela
olur. Elin çıplağıyla ne yapacaksın? Üstümdeki son giysiyi de çıkarıp veremem ya! Aman Tanrı esirgesin!”
Sonra birden dönüp yoluna devam etti. Kiliseyi iyice geride bırakmak üzereydi ki vicdanı sızladı.
Yolun ortasında duruverdi ayakkabıcı.
— Ne yapıyorsun be Semyon? –dedi kendi kendine.– Adam orada yokluktan geberip gidiyor, sense korkup tabanları
yağlıyorsun. Çok mu zenginsin de paranı çaldırmaktan korkuyorsun? Yuh sana Semyon, utan!
Sonra dönüp adamın yanına gitti Semyon.
ailesini de sadece ayakkabıcılıkla geçindirirdi. Ekmek pahalı, emek ucuzdu; kazandığını yiyeceğe yatırırdı. Ayakkabıcının
karısıyla paylaştığı bir gocuğu vardı ama giye giye üstlerinde paralanmıştı; iki yıldır bir koyun postu alıp yeni bir gocuk
dikmek için para biriktiriyordu ayakkabıcı.
Sonbahara doğru biriktirdi parayı: Karısının sandığında üç ruble vardı, köydeki mujiklerden de beş ruble yirmi kapik
alacağı.
Sabah olur olmaz post için köye gitmeye hazırlandı ayakkabıcı. Karısının pamuklu Çin bezinden ceketini geçirdi gömleğinin
üzerine, onun üstüne de bir kaftan; üç rubleyi cebine koydu, baston niyetine bir dal kırdı ve kahvaltının ardından çıktı.
“Mujiklerden beş rubleyi alır, üç rubleme eklerim; sonra da gider postu alırım,” diyordu kendi kendine.
Ayakkabıcı köye indi, mujiklerden birine uğradı ama adam evde yoktu; karısı da gelecek hafta göndereceğini söyleyip para
falan vermedi. Sonra bir diğerine uğradı ama adam parası olmadığına yeminler etti ve sadece yirmi kapik verebileceğini
söyledi, fakat çizmelerini onarması şartıyla. Ayakkabıcı da postu veresiye alabileceğini düşündü; ancak satıcı buna razı
olmadı.
— Paran varsa, –dedi,– dilediğini alırsın, veresiye satışı iyi biliriz.
Böylece hiçbir işini halledemeyen ayakkabıcının eline sadece yirmi kapik ve bir çift keçe çizme geçmişti.
Bu işe canı sıkılan ayakkabıcı yirmi kapiği de votkaya yatırıp, postu alamadan evine yollandı. Sabah soğuktan donuyordu,
içtikten sonra gocuğu olmasa da birden ısınmış gibi geldi ona. Ayakkabıcı değneğiyle donmuş toprağa vurup, diğer elindeki
keçe çizmeleri sallayarak yürürken şöyle diyordu kendi kendine:
— İşte gocuksuz da ısındım. Bir kadehçik içtim, tüm damarlarım açıldı. Gocuğa gerek yok. Derdi tasayı da unuttum, yoluma
gidiyorum. İşte böyle bir adamım ben! Ne diye takayım kafama? Gocuksuz da yaşarım. Hiç lazım değil bana. Yalnız bizim
kocakarının canı sıkılacak. Ama ayıp şey doğrusu: Sen çalış dur, elin herifi beş para vermesin. Fakat dur bakalım hele: Parayı
bir getirme de gör bakalım nasıl alıyorum paçanı aşağı, yemin ederim alacağım paçasını aşağı! Bu ne böyle yahu? Yirmi kapik
veriyor bir de! Ne yapayım ki yirmi kapikle? Bir tek atarsın o kadar. Bir de fakirlik diyor. Sen fakirsin de ben değil miyim?
Evin var, sığırın var, her şeyin var, bense nah böyle dımdızlak; sen ekmek yaparsın, ben satın alırım… Haftada üç ruble sadece
ekmeğe gider. Şimdi eve döneceğim ekmek yok; yine gidecek bir buçuk ruble. Madem öyle öde borcunu arkadaş.
Böyle konuşarak köşedeki küçük kiliseye yaklaşan ayakkabıcı, kilisenin arkasında beyaz bir şey gördü. Hava kararmaya
başlamıştı. Dikkatle baktıysa da ne olduğunu çıkaramadı. “Taş desem, burada öyle bir taş yoktu. Hayvan mı acaba? Yok,
hayvana da benzemiyor. Başı insan başına benziyor ama bembeyaz. Hem burada insan ne gezer?”
Biraz daha yaklaşınca açıkça gördü beyazlığı. Tuhaf bir şeydi: Ölü mü diri mi belli olmayan, kilisenin duvarına yaslanmış,
kıpırdamadan oturan çırılçıplak bir adam vardı karşısında. Korkmuştu ayakkabıcı, “Adamcağızın birini öldürüp soymuşlar, bir
de buraya atmışlar,” diye geçirdi içinden, “yanına gitsem iş alırım başıma.”
Sonra yürüyüp geçti adamın yanından. Adamı görmezden gelip kiliseden uzaklaşmıştı. Biraz yürüdükten sonra dönüp kiliseye
baktı: Adam artık duvara yaslanmıyordu, hatta kımıldanıp ona bakmıştı sanki. Ayakkabıcı iyice korktu ve şöyle düşündü:
“Yanına dönsem mi, yoksa çekip gitsem mi? Dönsem daha kötüsü gelmesin başıma? Nasıl biri olduğunu nereden bileyim?
Herhâlde hayırlı bir iş için düşmedi buraya. Ya üstüne atlayıp seni boğarsa, kaçacak yer de yok ki. Boğmasa bile başa bela
olur. Elin çıplağıyla ne yapacaksın? Üstümdeki son giysiyi de çıkarıp veremem ya! Aman Tanrı esirgesin!”
Sonra birden dönüp yoluna devam etti. Kiliseyi iyice geride bırakmak üzereydi ki vicdanı sızladı.
Yolun ortasında duruverdi ayakkabıcı.
— Ne yapıyorsun be Semyon? –dedi kendi kendine.– Adam orada yokluktan geberip gidiyor, sense korkup tabanları
yağlıyorsun. Çok mu zenginsin de paranı çaldırmaktan korkuyorsun? Yuh sana Semyon, utan!
Sonra dönüp adamın yanına gitti Semyon.
Kişisel Blog Sayfam - malialdemir.com
Bilgi Port - Türkiye'nin Bilgi ve Kültür Platformu
Belge Port
Resim Yükle
Bilgi Port - Türkiye'nin Bilgi ve Kültür Platformu
Belge Port
Resim Yükle
-
Konu yazarımalialdemir
- Yönetici
- Mesajlar: 83
- Kayıt: 12 Eyl 2026, 02:19
- Son aktif: -
- İsim: Mehmet Ali
- Konum: Kütahya
- İletişim:
#3 Ynt: İnsan Ne ile Yaşar? - Lev Nikolayeviç Tolstoy
Semyon adama yaklaşıp inceledi: Gücü kuvveti yerinde bir delikanlıydı, vücudunda yara izi falan da görünmüyordu, yalnız
üşümüş, korkmuş gibiydi; duvara yaslanmış oturuyor, başını kaldıracak hâli kalmamış gibi Semyon’a dönüp bakmıyordu. İyice
yaklaştı Semyon, adam birden ayılmış gibi başını kaldırıp ona baktı. Bakışı hoşuna gitmişti Semyon’un. Elindeki çizmeleri
yere attı, kuşağını çıkarıp çizmelerin üzerine koydu ve kaftanını çıkardı.
— Hiç konuşma! –dedi.– Giy haydi şunu! Haydi giy!
Semyon kolundan tutup kaldırmaya çalıştı. Adam ayağa kalktı. Semyon ince yapılı, tertemiz görünen adamın tatlı bir yüzü
olduğunu fark etti, eli ayağı da sapasağlamdı. Semyon kaftanını onun omuzlarına attı, beriki bir an kollarını geçiremedi.
Semyon adamın ellerini tutup kaftanın kollarına geçirdi, güzelce sarıp önünü kapattı ve kuşağını da beline doladı.
Lime lime kasketini de çıkarıp çıplak adamın kafasına geçirmek istediyse de kendi kafası üşüdü, “Benim kafam kel,” diye
düşündü, “bununsa kıvır kıvır saçları var.” Tekrar giydi kasketini. “İyisi mi çizmeleri giydireyim.”
Adamı oturtup çizmeleri de giydirdi. Adamı güzelce giydirdikten sonra şöyle dedi ayakkabıcı:
— İşte oldu kardeş. Haydi biraz kıpırda da ısın. Geri kalan her şey sonra da hallolur. Yürüyebilecek misin?
Adam kalkıp içtenlikle Semyon’a baktı ama bir şey söyleyemedi.
— Neden susuyorsun? Burada kışlayacak değiliz ya. Eve gitmeliyiz. Haydi al şu sopamı, hâlin yoksa dayanırsın. Haydi aç
pergelleri!
Adam yürümeye başladı. Rahat yürüyor, geride kalmıyordu.
Yürürlerken konuşmaya başladı Semyon:
— Ey, de bakalım nerelisin?
— Buralı değilim.
— Buralı olsan tanırım zaten. Buraya, kilisenin dibine nasıl düştüğünü soruyorum.
— Söyleyemem.
— Herhâlde birileri sana kötülük etti.
— Kimse kötülük etmedi. Beni Tanrı cezalandırdı.
— Elbette her şey Tanrı’dan gelir, ama ne olsa kendine bir yer bulmalısın. Nereye gitmek istiyorsun?
— Hiç fark etmez.
Semyon şaşırmıştı. Adam serseriye falan benzemiyordu, konuşması da nazikti ama kendisi hakkında hiçbir şey söylemiyordu.
Semyon, “Dünyanın bin türlü hâli var,” diye geçirdi içinden ve adama şöyle dedi:
— Eh benim eve gel öyleyse, birazcık dinlenirsin bari.
Semyon yürüyor, adam da ondan geri kalmıyordu. Hızlanan rüzgâr Semyon’un gömleğinin içine kadar giriyor, onu
ayıltıyordu; üşümeye de başlamıştı. Karısının ceketine sıkıca sarınmış, burnunu çekerek yürürken, “Nah sana post; post almaya
gittim, kaftansız dönüyorum, hem de yanımda çıplağın biriyle,” diye düşünüyordu, “Matryona pek sevinmeyecek!” Matryona’yı
düşündükçe canı sıkılıyordu Semyon’un. Fakat yanındaki adama bakıp, kilisenin yanındaki bakışını hatırlayınca içi rahatlıyordu biraz.
III
Semyon’un karısı erkenden toplamıştı ortalığı. Odun kırmış, su taşımış, çocukları doyurmuş, kendi de bir şeyler yiyip
düşünceye dalmıştı: “Ne zaman ekmek yapsam, bugün mü yoksa yarın mı?” Koca bir parça daha ekmek vardı.
“Semyon yemek yemişse akşam pek yemez, sabaha da ekmek kalır.” diye düşünüyordu.
Matryona ekmek parçasını evirip çevirerek kararını verdi: “Şimdiden ekmek yapmayayım. Bir ekmeklik un kaldı. Cumaya
dek idare etmeliyiz.”
Ekmeği kaldırıp masaya oturdu, kocasının gömleğini yamamaya başladı. Yama yaparken bir yandan da kocasının gocuk için
nasıl bir post alacağını düşünüyordu.
“Satıcı kazık atmasa bari. Benimki safın teki zaten. Kimseyi kandırmak aklına gelmez ama bir çocuk bile onu dolandırır.
Sekiz ruble de az para değil hani. İyi bir gocuk bile alınır o parayla. Tabaklanmış deriden olmasa da gocuk gocuktur. Geçen kış
titredik gocuksuz! Ne suya gidebildim ne bir yere. Benimki dışarı çıktığında ne bulursa giyer, bana bir şey bırakmaz. Gideli de
çok oldu. Yakında gelir herhâlde. Eyvah, içmeye gitmiş olmasın sakın benim adam?”
Matryona bunları aklından geçirirken sundurmanın basamakları gıcırdadı, içeriye birisi girdi. Matryona iğnesini gömleğe
saplayıp sofaya çıktı. İki kişinin geldiğini gördü: Semyon ve yanında da şapkasız, keçe çizmeli bir adam.
Matryona kocasından yayılan içki kokusunu hemen almıştı. “Hah işte, içmiş belli ki,” diye geçirdi içinden. Fakat elleri
bomboş kocasını kaftansız, sırtında sadece bir ceketle, karşısında sessizce ezilip büzülürken görünce Matryona’nın yüreği
burkuldu. “Çulsuzun tekiyle bütün paraları içkiye verdi anlaşılan; yetmemiş bir de eve getirmiş herifi,” diye düşündü.
Matryona onları içeri aldı, arkalarından kendisi girdi. Adama şöyle bir göz attı: Genç, zayıf bir yabancıydı, üstelik onların
kaftanını giyiyordu; gömleği, şapkası da yoktu. Olduğu yerde kalakalmış, bakışlarını yere dikmiş, ses çıkarmadan duruyordu.
Matryona, “Korkuyor, demek ki kötü biri,” diye geçirdi içinden.
Somurtup sobanın yanına geçti ve onları izlemeye başladı.
Semyon kasketini çıkarıp, hiçbir şey yokmuş gibi sedire oturdu.
— Ey Matryona, –dedi,– yemek hazırla da yiyelim, ne duruyorsun?
Matryona bir şeyler homurdandı. Sobanın yanından kımıldamadı bile: Bir kocasına bir adama baktı ve sadece başını salladı.
Semyon karısının bozulduğunu anladı ama elinden bir şey gelmezdi: Görmezden gelip, yabancıyı kolundan tuttu.
— Otur kardeş, –dedi,– yemek yiyelim.
Yabancı da sedire oturdu.
— Ey bir şey pişirmedin mi?
— Pişirdim ama sana değil. Anlaşılan kafan da bulanmış içkiden. Post almaya gidip kaftansız dönüyorsun, hem de yanında
çıplak serserinin tekiyle. Sizin gibi ayyaşlara verecek bir şeyim yok.
— Yeter Matryona, bilip bilmeden cırıldayıp duruyorsun! Önce bir sor bakalım, kimmiş bu adam…
— Sen parayı ne yaptığını söyle hele.
Semyon ceketin cebinden paraları çıkarıp eliyle düzeltti.
— İşte para, Trifonov’dan alamadım ama yarın için söz verdi.
Matryona’nın iyice tepesi atmıştı: Kocası post falan almamış, tek kaftanlarını çıplağın tekine giydirmiş, üstelik herifi peşine
takıp getirmişti.
Paraları masadan alıp saklamaya giderken kendi kendine söylenir gibi konuşuyordu:
— Yemek falan yok. Tüm çıplak ayyaşları doyuramazsın.
— Eh be Matryona, tut şu dilini azıcık. Önce beni bir dinlesen…
— Yeterince akıl aldım sarhoş bir aptaldan. Senin gibi bir ayyaşla evlenmez olaydım. Anacığımın verdiği keten bezi bile
içkiye yatırdın; post almaya diye gidip sarhoş döndün.
Semyon karısına sadece yirmi kapiklik içtiğini, adamı nerede bulduğunu anlatmak istiyordu, ama Matryona ağzını açmasına
fırsat vermiyor, durmadan konuşuyordu. On yıl önce olup bitenleri bile hatırlatıyordu.
Matryona iyice sayıp döktükten sonra birden Semyon’un üstüne atılıp yeninden yakaladı.
— Ver şu ceketimi. Bir bu kaldıydı, onu da alıp giydin. Ver şunu seni kör olası, çopur köpek!
Semyon ceketi çıkarmaya başladı; tam bir kolunu kurtarıyordu ki kadın asılıverdi cekete, dikişler söküldü. Matryona ceketi
kaptığı gibi başına attı ve kapıya doğru koştu. Çıkmak istedi, ama birden durdu: Heyecandan yüreği hızlı hızlı çarpmaya
başlamıştı; hem bir fenalık yapmak istiyor, hem de adamın nasıl biri olduğunu merak ediyordu.
üşümüş, korkmuş gibiydi; duvara yaslanmış oturuyor, başını kaldıracak hâli kalmamış gibi Semyon’a dönüp bakmıyordu. İyice
yaklaştı Semyon, adam birden ayılmış gibi başını kaldırıp ona baktı. Bakışı hoşuna gitmişti Semyon’un. Elindeki çizmeleri
yere attı, kuşağını çıkarıp çizmelerin üzerine koydu ve kaftanını çıkardı.
— Hiç konuşma! –dedi.– Giy haydi şunu! Haydi giy!
Semyon kolundan tutup kaldırmaya çalıştı. Adam ayağa kalktı. Semyon ince yapılı, tertemiz görünen adamın tatlı bir yüzü
olduğunu fark etti, eli ayağı da sapasağlamdı. Semyon kaftanını onun omuzlarına attı, beriki bir an kollarını geçiremedi.
Semyon adamın ellerini tutup kaftanın kollarına geçirdi, güzelce sarıp önünü kapattı ve kuşağını da beline doladı.
Lime lime kasketini de çıkarıp çıplak adamın kafasına geçirmek istediyse de kendi kafası üşüdü, “Benim kafam kel,” diye
düşündü, “bununsa kıvır kıvır saçları var.” Tekrar giydi kasketini. “İyisi mi çizmeleri giydireyim.”
Adamı oturtup çizmeleri de giydirdi. Adamı güzelce giydirdikten sonra şöyle dedi ayakkabıcı:
— İşte oldu kardeş. Haydi biraz kıpırda da ısın. Geri kalan her şey sonra da hallolur. Yürüyebilecek misin?
Adam kalkıp içtenlikle Semyon’a baktı ama bir şey söyleyemedi.
— Neden susuyorsun? Burada kışlayacak değiliz ya. Eve gitmeliyiz. Haydi al şu sopamı, hâlin yoksa dayanırsın. Haydi aç
pergelleri!
Adam yürümeye başladı. Rahat yürüyor, geride kalmıyordu.
Yürürlerken konuşmaya başladı Semyon:
— Ey, de bakalım nerelisin?
— Buralı değilim.
— Buralı olsan tanırım zaten. Buraya, kilisenin dibine nasıl düştüğünü soruyorum.
— Söyleyemem.
— Herhâlde birileri sana kötülük etti.
— Kimse kötülük etmedi. Beni Tanrı cezalandırdı.
— Elbette her şey Tanrı’dan gelir, ama ne olsa kendine bir yer bulmalısın. Nereye gitmek istiyorsun?
— Hiç fark etmez.
Semyon şaşırmıştı. Adam serseriye falan benzemiyordu, konuşması da nazikti ama kendisi hakkında hiçbir şey söylemiyordu.
Semyon, “Dünyanın bin türlü hâli var,” diye geçirdi içinden ve adama şöyle dedi:
— Eh benim eve gel öyleyse, birazcık dinlenirsin bari.
Semyon yürüyor, adam da ondan geri kalmıyordu. Hızlanan rüzgâr Semyon’un gömleğinin içine kadar giriyor, onu
ayıltıyordu; üşümeye de başlamıştı. Karısının ceketine sıkıca sarınmış, burnunu çekerek yürürken, “Nah sana post; post almaya
gittim, kaftansız dönüyorum, hem de yanımda çıplağın biriyle,” diye düşünüyordu, “Matryona pek sevinmeyecek!” Matryona’yı
düşündükçe canı sıkılıyordu Semyon’un. Fakat yanındaki adama bakıp, kilisenin yanındaki bakışını hatırlayınca içi rahatlıyordu biraz.
III
Semyon’un karısı erkenden toplamıştı ortalığı. Odun kırmış, su taşımış, çocukları doyurmuş, kendi de bir şeyler yiyip
düşünceye dalmıştı: “Ne zaman ekmek yapsam, bugün mü yoksa yarın mı?” Koca bir parça daha ekmek vardı.
“Semyon yemek yemişse akşam pek yemez, sabaha da ekmek kalır.” diye düşünüyordu.
Matryona ekmek parçasını evirip çevirerek kararını verdi: “Şimdiden ekmek yapmayayım. Bir ekmeklik un kaldı. Cumaya
dek idare etmeliyiz.”
Ekmeği kaldırıp masaya oturdu, kocasının gömleğini yamamaya başladı. Yama yaparken bir yandan da kocasının gocuk için
nasıl bir post alacağını düşünüyordu.
“Satıcı kazık atmasa bari. Benimki safın teki zaten. Kimseyi kandırmak aklına gelmez ama bir çocuk bile onu dolandırır.
Sekiz ruble de az para değil hani. İyi bir gocuk bile alınır o parayla. Tabaklanmış deriden olmasa da gocuk gocuktur. Geçen kış
titredik gocuksuz! Ne suya gidebildim ne bir yere. Benimki dışarı çıktığında ne bulursa giyer, bana bir şey bırakmaz. Gideli de
çok oldu. Yakında gelir herhâlde. Eyvah, içmeye gitmiş olmasın sakın benim adam?”
Matryona bunları aklından geçirirken sundurmanın basamakları gıcırdadı, içeriye birisi girdi. Matryona iğnesini gömleğe
saplayıp sofaya çıktı. İki kişinin geldiğini gördü: Semyon ve yanında da şapkasız, keçe çizmeli bir adam.
Matryona kocasından yayılan içki kokusunu hemen almıştı. “Hah işte, içmiş belli ki,” diye geçirdi içinden. Fakat elleri
bomboş kocasını kaftansız, sırtında sadece bir ceketle, karşısında sessizce ezilip büzülürken görünce Matryona’nın yüreği
burkuldu. “Çulsuzun tekiyle bütün paraları içkiye verdi anlaşılan; yetmemiş bir de eve getirmiş herifi,” diye düşündü.
Matryona onları içeri aldı, arkalarından kendisi girdi. Adama şöyle bir göz attı: Genç, zayıf bir yabancıydı, üstelik onların
kaftanını giyiyordu; gömleği, şapkası da yoktu. Olduğu yerde kalakalmış, bakışlarını yere dikmiş, ses çıkarmadan duruyordu.
Matryona, “Korkuyor, demek ki kötü biri,” diye geçirdi içinden.
Somurtup sobanın yanına geçti ve onları izlemeye başladı.
Semyon kasketini çıkarıp, hiçbir şey yokmuş gibi sedire oturdu.
— Ey Matryona, –dedi,– yemek hazırla da yiyelim, ne duruyorsun?
Matryona bir şeyler homurdandı. Sobanın yanından kımıldamadı bile: Bir kocasına bir adama baktı ve sadece başını salladı.
Semyon karısının bozulduğunu anladı ama elinden bir şey gelmezdi: Görmezden gelip, yabancıyı kolundan tuttu.
— Otur kardeş, –dedi,– yemek yiyelim.
Yabancı da sedire oturdu.
— Ey bir şey pişirmedin mi?
— Pişirdim ama sana değil. Anlaşılan kafan da bulanmış içkiden. Post almaya gidip kaftansız dönüyorsun, hem de yanında
çıplak serserinin tekiyle. Sizin gibi ayyaşlara verecek bir şeyim yok.
— Yeter Matryona, bilip bilmeden cırıldayıp duruyorsun! Önce bir sor bakalım, kimmiş bu adam…
— Sen parayı ne yaptığını söyle hele.
Semyon ceketin cebinden paraları çıkarıp eliyle düzeltti.
— İşte para, Trifonov’dan alamadım ama yarın için söz verdi.
Matryona’nın iyice tepesi atmıştı: Kocası post falan almamış, tek kaftanlarını çıplağın tekine giydirmiş, üstelik herifi peşine
takıp getirmişti.
Paraları masadan alıp saklamaya giderken kendi kendine söylenir gibi konuşuyordu:
— Yemek falan yok. Tüm çıplak ayyaşları doyuramazsın.
— Eh be Matryona, tut şu dilini azıcık. Önce beni bir dinlesen…
— Yeterince akıl aldım sarhoş bir aptaldan. Senin gibi bir ayyaşla evlenmez olaydım. Anacığımın verdiği keten bezi bile
içkiye yatırdın; post almaya diye gidip sarhoş döndün.
Semyon karısına sadece yirmi kapiklik içtiğini, adamı nerede bulduğunu anlatmak istiyordu, ama Matryona ağzını açmasına
fırsat vermiyor, durmadan konuşuyordu. On yıl önce olup bitenleri bile hatırlatıyordu.
Matryona iyice sayıp döktükten sonra birden Semyon’un üstüne atılıp yeninden yakaladı.
— Ver şu ceketimi. Bir bu kaldıydı, onu da alıp giydin. Ver şunu seni kör olası, çopur köpek!
Semyon ceketi çıkarmaya başladı; tam bir kolunu kurtarıyordu ki kadın asılıverdi cekete, dikişler söküldü. Matryona ceketi
kaptığı gibi başına attı ve kapıya doğru koştu. Çıkmak istedi, ama birden durdu: Heyecandan yüreği hızlı hızlı çarpmaya
başlamıştı; hem bir fenalık yapmak istiyor, hem de adamın nasıl biri olduğunu merak ediyordu.
Kişisel Blog Sayfam - malialdemir.com
Bilgi Port - Türkiye'nin Bilgi ve Kültür Platformu
Belge Port
Resim Yükle
Bilgi Port - Türkiye'nin Bilgi ve Kültür Platformu
Belge Port
Resim Yükle
-
Konu yazarımalialdemir
- Yönetici
- Mesajlar: 83
- Kayıt: 12 Eyl 2026, 02:19
- Son aktif: -
- İsim: Mehmet Ali
- Konum: Kütahya
- İletişim:
#4 Ynt: İnsan Ne ile Yaşar? - Lev Nikolayeviç Tolstoy
IV
Matryona durduğu yerden söylenmeye devam etti:
— İyi bir adam olsaydı çıplak gezmezdi; gömleği bile yok. İyi bir şeyler yapmış olsaydı, bu işe yaramazı nereden bulup
getirdiğini söylerdin.
— E söylemeye çalışıyorum ya: Yolda yürürken kilisenin yanında bu fakiri gördüm, çırılçıplaktı. Yaz mı ki çırılçıplak
dolaşsın? Beni ona Tanrı gönderdi, yoksa mahvolurdu. Hem ne yapacaktım ki başka? İnsanın başına her türlü iş gelir! Ben de
giydirdim, alıp buraya getirdim. Biraz sakin ol artık. Günah Matryona. Ölümlü dünya işte.
Matryona yine sövüp sayacaktı ki yabancıya bir göz atınca sustu. Adam sedirin kıyısına ilişmiş, sessizce oturuyordu. Ellerini
dizlerine koymuş, başını göğsüne eğmişti; gözlerini kapamış, güçlükle nefes alıyormuş gibi yüzünü buruşturup duruyordu.
Matryona artık susmuştu. Semyon devam etti:
— Matryona, Tanrı’ya inanmıyor musun sen?
Matryona bu sözleri duyunca bir daha adama baktı ve birdenbire sakinleşti. Kapının yanından ayrılıp sobaya gitti, yemek
çıkardı. Masaya bir bardak koyup kvas doldurdu, son ekmek parçasını da getirdi. Onlara bıçak, kaşık verdi.
— Yesenize, ne duruyorsunuz? –dedi.
Semyon adamı dürttü.
— Sokul bakalım delikanlı, –dedi.
Semyon ekmeği kesip doğradı, yemeğe başladılar. Matryona’ysa masanın köşesine oturdu, elini çenesine dayayıp adamı
incelemeye başladı.
Matryona bir anda adama acımış, ona kanı ısınmıştı. Adam da birden neşelenmişti, yüzünü buruşturmayı kesmiş,
Matryona’ya bakıp gülümsemişti.
Yemek bitti; Matryona masayı topladıktan sonra adamı sorguya çekmeye başladı:
— Ee kimin nesisin bakalım?
— Buralı değilim.
— Peki nasıl oldu da buralara düştün?
— Bunu söyleyemem.
— Kim soydu seni?
— Beni Tanrı cezalandırdı.
— Demek sokakta çırılçıplak yatıyordun?
— Çırılçıplak yatmıştım, üşüyordum. Semyon beni görünce acıdı, kaftanını çıkarıp bana giydirdi, sonra buraya getirdi. Sen
de yedirip içirdin, bana acıdın. Tanrı sizi korusun!
Matryona kalkıp az önce yamadığı Semyon’un gömleğini pencerenin yanından aldı, yabancıya uzattı, sonra da bir pantolon
bulup verdi.
— Al şunu, sırtında gömlek bile yok. Haydi giy de beğendiğin yere yat; ister tavan arasına uzan, istersen de sobanın üzerine
çık.
Adam kaftanı çıkardı, gömlekle pantolonu giyip tavan arasına yattı. Matryona mumu söndürdü, kaftanı aldı ve gidip kocasının
yanına yattı.
Matryona kaftanı üzerine atıp yatmıştı ama bir türlü uyuyamıyor, adam aklından çıkmıyordu. Son ekmek parçasının bittiğini,
yarına ekmek kalmadığını, gömleği, pantolonu adama verdiğini hatırladıkça canı sıkılıyor, ama gülümsemesini hatırladıkça
yüreği ferahlıyordu.
Uzun süre uyuyamayan Matryona, Semyon’u da uyku tutmadığını, kaftanı üzerine çekmeye çalıştığını fark etti.
— Semyon!
— Ha?
— Ekmeğimizin son parçasını yediniz, başka da ayırmamıştım. Yarın ne yapacağız hiç bilmiyorum. Malanya teyzeden mi
istesek?
— Sağız ya, elbet doyururuz karnımızı da.
Matryona bir süre sesini çıkarmadı.
— İyi birine benziyor ama neden kendinden bahsetmek istemiyor acaba?
— Bir bildiği vardır belki.
— Semyon!
— Ha?
— Biz her şeyimizi veriyoruz da, neden hiç kimse bize bir şey vermiyor?
Semyon ne cevap vereceğini bilemedi. Sadece, “Bu kadar çene çalmak yeter!” dedi ve arkasını dönüp uyudu.
Matryona durduğu yerden söylenmeye devam etti:
— İyi bir adam olsaydı çıplak gezmezdi; gömleği bile yok. İyi bir şeyler yapmış olsaydı, bu işe yaramazı nereden bulup
getirdiğini söylerdin.
— E söylemeye çalışıyorum ya: Yolda yürürken kilisenin yanında bu fakiri gördüm, çırılçıplaktı. Yaz mı ki çırılçıplak
dolaşsın? Beni ona Tanrı gönderdi, yoksa mahvolurdu. Hem ne yapacaktım ki başka? İnsanın başına her türlü iş gelir! Ben de
giydirdim, alıp buraya getirdim. Biraz sakin ol artık. Günah Matryona. Ölümlü dünya işte.
Matryona yine sövüp sayacaktı ki yabancıya bir göz atınca sustu. Adam sedirin kıyısına ilişmiş, sessizce oturuyordu. Ellerini
dizlerine koymuş, başını göğsüne eğmişti; gözlerini kapamış, güçlükle nefes alıyormuş gibi yüzünü buruşturup duruyordu.
Matryona artık susmuştu. Semyon devam etti:
— Matryona, Tanrı’ya inanmıyor musun sen?
Matryona bu sözleri duyunca bir daha adama baktı ve birdenbire sakinleşti. Kapının yanından ayrılıp sobaya gitti, yemek
çıkardı. Masaya bir bardak koyup kvas doldurdu, son ekmek parçasını da getirdi. Onlara bıçak, kaşık verdi.
— Yesenize, ne duruyorsunuz? –dedi.
Semyon adamı dürttü.
— Sokul bakalım delikanlı, –dedi.
Semyon ekmeği kesip doğradı, yemeğe başladılar. Matryona’ysa masanın köşesine oturdu, elini çenesine dayayıp adamı
incelemeye başladı.
Matryona bir anda adama acımış, ona kanı ısınmıştı. Adam da birden neşelenmişti, yüzünü buruşturmayı kesmiş,
Matryona’ya bakıp gülümsemişti.
Yemek bitti; Matryona masayı topladıktan sonra adamı sorguya çekmeye başladı:
— Ee kimin nesisin bakalım?
— Buralı değilim.
— Peki nasıl oldu da buralara düştün?
— Bunu söyleyemem.
— Kim soydu seni?
— Beni Tanrı cezalandırdı.
— Demek sokakta çırılçıplak yatıyordun?
— Çırılçıplak yatmıştım, üşüyordum. Semyon beni görünce acıdı, kaftanını çıkarıp bana giydirdi, sonra buraya getirdi. Sen
de yedirip içirdin, bana acıdın. Tanrı sizi korusun!
Matryona kalkıp az önce yamadığı Semyon’un gömleğini pencerenin yanından aldı, yabancıya uzattı, sonra da bir pantolon
bulup verdi.
— Al şunu, sırtında gömlek bile yok. Haydi giy de beğendiğin yere yat; ister tavan arasına uzan, istersen de sobanın üzerine
çık.
Adam kaftanı çıkardı, gömlekle pantolonu giyip tavan arasına yattı. Matryona mumu söndürdü, kaftanı aldı ve gidip kocasının
yanına yattı.
Matryona kaftanı üzerine atıp yatmıştı ama bir türlü uyuyamıyor, adam aklından çıkmıyordu. Son ekmek parçasının bittiğini,
yarına ekmek kalmadığını, gömleği, pantolonu adama verdiğini hatırladıkça canı sıkılıyor, ama gülümsemesini hatırladıkça
yüreği ferahlıyordu.
Uzun süre uyuyamayan Matryona, Semyon’u da uyku tutmadığını, kaftanı üzerine çekmeye çalıştığını fark etti.
— Semyon!
— Ha?
— Ekmeğimizin son parçasını yediniz, başka da ayırmamıştım. Yarın ne yapacağız hiç bilmiyorum. Malanya teyzeden mi
istesek?
— Sağız ya, elbet doyururuz karnımızı da.
Matryona bir süre sesini çıkarmadı.
— İyi birine benziyor ama neden kendinden bahsetmek istemiyor acaba?
— Bir bildiği vardır belki.
— Semyon!
— Ha?
— Biz her şeyimizi veriyoruz da, neden hiç kimse bize bir şey vermiyor?
Semyon ne cevap vereceğini bilemedi. Sadece, “Bu kadar çene çalmak yeter!” dedi ve arkasını dönüp uyudu.
Kişisel Blog Sayfam - malialdemir.com
Bilgi Port - Türkiye'nin Bilgi ve Kültür Platformu
Belge Port
Resim Yükle
Bilgi Port - Türkiye'nin Bilgi ve Kültür Platformu
Belge Port
Resim Yükle
-
- Benzer Konular
- Cevaplar
- Görüntüleme
- Son mesaj
-
- 2 Cevaplar
- 66 Görüntüleme
-
Son mesaj malialdemir