1913-14 yıllarına dayanan bir aşk öyküsü… İmkansız bir aşk.

Zarifce

Üye
Üye
EDİTÖR
Katılım
26 Ağu 2017
Mesajlar
49
Beğeniler
33
Puanları
18
#1
Görev icabı Sofya'ya yeni taşınmış bir Türk Subayı pek arkadaşı yok müzikli bir çay bahçesinde oturuyor etrafı tanımaya çalışıyor bir yandan memleketi için diplomatik görevlerinin gerektiği davetlere açılışlara akşam yemeklerine katılıyor.

1914 yılının şubat ayında yine böyle bir davette onunla tanıştı. Adı Dimitrina'ydı. Kısaca, Miti diyorlardı. Çok güzeldi. Güzel olduğu kadar iyi eğitimli, İsviçre'de müzik eğitimi görmüş, üç lisan biliyordu. Katıldığı davetlerde herkesin odak noktası olurdu bu özellikleriyle. Türk’ün de dikkatini çekti. Bizimkinin de kızdan aşağı kalır yanı yoktu sık sık katıldığı toplantılarda ilgi odağı tartışmaların merkezi olurdu.

O gece Strauss'un “Güzel Mavi Tuna” valsi çalıyordu. Bizimki hiç tereddüt etmedi, salonu ortadan ikiye kılıçla böler gibi yürüdü, yanına gitti, elini uzattı, “bana bu dansı lütfeder misiniz dedi?” Tüm salonun gözleri üstlerine çevrilmişti. Kıskanç bakışlar eşliğinde piste çıktılar. Herkes onlara bakarak fısır fısır onların hakkında konuşuyorlardı. Onlar ise hiç konuşmuyor gülümseyen gözlerle birbirlerine bakarak sabaha kadar dans ettiler. İlk görüşte aşk derler ya. O gece bizimki ve genç kız mıknatısın iki ucu gibi birbirlerinin cazibesine kapıldılar.

Daha sonrasında buluşmaya başladılar Borisova parkında dolaşıyorlar, buz pateni yapıyorlar, tiyatroya gidiyorlardı birlikte. Başta dedik ya imkansız aşk.. Önce dedikodular başladı, sonra tatsızlıklar… Çünkü Miti’nin babası General Kovaçeva Bulgar Çarı’nın has adamlarındandı, savaş kahramanı, savunma bakanlığı da yapmıştı. Böyle bir adamın kızı bir Türk ile olacak iş değildi. Ama bizimkinin umrunda bile değildi Askeri Kulüp’te tertiplenen baloda denk getirdi, inadına, Çar’ın önünde dans etti Miti’yle… Ele güne meydan okudu. Hemen ardından da, evlenelim dedi. Miti düşünmedi bile, evet dedi. İki gönül bir olmuştu ama General kızı apar topar bir başkasıyla bir mühendisle nişanladı. Bizim ki nişanı duydu, yıkıldı.. Görev süresi bitmişti, o öfkeyle topladı bavulları, İstanbula geri döndü. Halbuki Miti bir başkasıyla evlenmeyi reddetmiş, fırlatıp atmıştı parmağına zorla takılan yüzüğü…

Ama Türk Subayın bundan haberi yoktu.

Belki de hayatı boyunca yaptığı “TEK” hataydı..

Kızı alıp, gitmeliydi…
Yapamadı.

Türk subay’ın hayatına daha sonra ç kadın girdi ama unutamadı
Dimitrinayı…


Hatta, seneler sonra, Ankara’da Bulgar Kooperatif Tiyatrosu’nun oyuncularıyla sohbet ederken, “gençliğimi bıraktım Sofya’da” dedi…
Bir kız sevdim ama, bana vermediler...”

Dimitrinada vefatından evvel başında bekleyen kız kardeşi Olga’ya mırıldandı. “Biliyor musun” dedi, “rüyamda onu gördüm, galiba nihayet Mustafa Kemal’e kavuşuyorum…

Kapattı gözlerini.
Nihayet kavuşmuşlardı.

İşte Bulgaria Pastanesi'nde tek başına oturup etrafı tanımaya çalışan, Mustafa Kemal'in bir gün yine pastanede otururken, Bizaat kendisinin tercüme ettiği Şair Léon Louis van Montenaken ait olan şiir

La vie est bréve
Un peu de réve
Un peu d'amour
Et puis bon jour

La vie est vaine
Un peu de haine
Un peu d'espoir
Et puis bon soir


Şiir: Léon Louis van Montenaken

Hayat boştur
Biraz kin
Biraz ümit
Ve sonra allahaısmarladık


Hayat kıır
Biraz hayal
Biraz aşk
Ve sonra allahaısmarladık


Tercüme: Mustafa Kemal Atatürk

Birkaç gündür Bulgar kaynakları da dahil konuyla ilgili bilgi topluyordum umarım sizinde hoşunuza gitmiştir. Bu arada Fikret Kızılok’un parçasıyla dinlediğiniz zaman bizzat o yıllara tanıklık etmişçesine bir his yaşıyorsunuz. Onuda aşağıya bırakıyorum :)
İmla ve yazım hatam olduysa affola…


 
Son düzenleme:
Üst